KADIN VE ÇALIŞMA HAYATI

 

Batı dünyası bu konuyu tartışmayı çok uzun zaman önce bıraktı. Ve oraya baktığımız zaman kadının hayatın her alanında erkeklerin olduğu her yerde erkeklerle başa baş dişe diş göze göz rekabet ettiğini görüyoruz.

Bizim ülkemizde, özellikle muhafazakar kesimlerde bu konu tartışılmaya ele alınmaya devam ediliyor.

Kadın çalışmalı mı? Çalışmamalı mı? Dan artık tartışma biraz çalışmalı da, çalışması kaçınılmaz da ne tür ortamlarda çalışmalı? Çalışacağı yerle ilgili hangi hususlara dikkat edilmeli ye gelmiş durumda vaziyet.

Tabi biz bu konuyu modern psikolojinin verileri ışığı altında ele alacağız.

Modern psikolojiye soracak olursak bir ideolojik yaklaşımı olduğu için elbetteki erkeğin olduğu her alanda kadında olmalı tarzı şeyler söyler.

Ancak bilimsel gerçeklikler ne yazıkki, beden yapısının, tabiatının, beyin yapısının, duygu durumunun, karakterinin, kişiliğinin erkeğin olduğu her alanda onun da var olmaya elverişli olmadığını, eğer bir şekilde o alanda var olacaksa bunun ödenmesi gereken bazı bedellerinin olduğunu ortaya koyuyor.

Eğer kadın yoğun stres altında ise ve cesaret gerektirecek, güç gerektirecek ortamlarda çalışıyor ise bedeninde bir başetme mekanizması devreye girer. Testesteron salgılanır.

Testesteron güç verir, cesaret verir. Fakat testesteron aynı zamanda erkeklik hormonudur da. Testesteronun kadına sağlamış olduğu o gücün bir bedeli olarak da kadında erkekleşme süreci başlar.

Testesterona bağlı olarak seste kalınlaşmalar, vücutta kıllanmalar, kas kitlesinde artışlar başlar. Bununla birlikte kadınlık özelliklerinde mesela regl dönemi gibi bunlarda da düzensizlik veya azalma söz konusu olur.

Ama hepsinden önemlisi testesteronun kadının beyni üzerindeki etkidir. O da kadının beyni erkekleşmeye başlar. Diğer bir deyişle sağ beyin ağırlıklı çalışan kadın beyni sol beyin ağırlıklı çalışmaya başlar. Beyinin erkeksileşmeye başlamasıyla beraber de zaten süreçte çığırından çıkmaya başlar.

Günümüz kadınının en önemli problemi ne yazıkki erkeksileşme.....

Bizi en ziyadesiyle ilgilendiren zaman içesirinde sol beyninin dominant hale gelmesi, erkekler gibi düşünmeye başlaması, erkekler gibi hissetmeye, erkekler gibi düşünmeye başlamasının topluma yansıyan yönleri var.

Bu bir kere evlenme yaşını geçiktiriyor, ikinci olarak evliliklerin boşanmayla sonuçlanma ihtimalini arttırıyor, üçüncüsü kadın evlilik hayatı içerisinde çocuk doğurmaya yanaşmıyor, doğuruyorsa da en fazla bir ya da iki tane çocuk tercih ediyor. Ki o çocuklar da kendi cinsiyet kimliklerini oluşturabilmek için hem anneyi hem babayı modellemek durumunda. Hep şöyle bir algı vardır. Kız çocuğu anneyi, erkek çocuğu babayı modeller. Her şey zıddı ile kaimdir hükmü gereğince bir erkek çocuğun babayı doğru modelleşdbilmesi onun o erkeksi tavrını içselleştirebilmesi, özümseyebilmesi için anneye de ihtiyaç vardır.

Kadın fıtratı üzere olan bir anneye ihtiyaç vardır.....

Kadın gibi kadın olan bir anneye ihtiyaç vardır.....

Erkeksileşmeye başlamış, kadın fıtratı bozulmuş bir anne özellikle erkek çocuğun kendi cinsel kimliğini oluşturmasına mani oluyor.

Bu gün batı ülkelerinde eşcinselliğin patlamış olması adeta, artma değil patlamış olmasının temelinde gerek kadınların gerekse erkeklerin kadınların erkekleşmesinin payı var.

kadınların erkeksileşmesi problemi var. Neden?

Çünkü çocuk kimliğinin oluşmaya başladığı hayatının ilk evresi 0-3-4 yaş evresidir ki bu 5-6 yaşına kadar devam eder. Bu özellikle ilk evre çok önemlidir. Henüz daha çok anne ve babayı ayırt edebilecek durumda değildir. Onları davranışlarından, tutumlarından, davranışlarından ve hissettiklerinden hareketle ayırt eder. Özellikle de ayna nöronlardan bahsetmiştik. Çocukların anne ve babaların duygularını içselleştirmesini bu duygu alışverişini sağlayan ayna nöronlardan ve ne demiştik “çocuk kendi duygu dünyasını anne ve babadan almış olduğu duygudan hareketle oluşturur.”

Ve baktığımız zaman kadın ve erkeğin olaylar karşısında hissettiği duygular birbirinden farklılık arzeder. Aralarında keskin bir ayrım vardır. Bu ayırım çocuğun kendi cinsel kimliğini oluşturabilmesi, kendi kimliğini tespit edebilmesi ve doğru modelleme yapabilmesi açısından olmazsa olmaz gerekli bir ayırımdır.

Sol beyni baskın hale gelmeye başlamış, erkek gibi hissetmeye ve davranmaya başlamış bir kadının çocuğunu düşünelim;

o çocuk babasıyla etkileşime geçtiğinde, ayna nöronları babasına yöneldiğinde içselleştirdiği duygular ile annesinden aldığı duygular arasında bir fark yok.

Bakın sınırlar kalkıyor, çizgiler belirsizleşiyor, hudutlar ortadan kalkıyor, çok tehlikeli bir durum.

O zaman çocuk anne ve babayı birbirinden ayırt edemeyebiliyor. Anne ve babayı ayırt edememeye başladığı andan itibaren çocuk kimliğini oluşturma sürecinde rehberini kaybediyor.

Günümüzde baktığımız zaman en büyük problem olarak fıtratın bozulmasını görüyorum. Fıtratı koruma konusunda en önemli borç kadının fıtratını korumaktır. Çünkü kadın varlığıyla toplumun yarısını oluşturmanın ötesinde diğer yarısının da birinci derece yetiştiricisidir.

Kadının fıtratının bozulması, toplumun fıtratının bozulması, taşların yerinden oynaması demektir.

Günümüzde özellikle de emperyalizmin kadının üzerinde oyununlarının olduğu apaçık ve aşikardır.

Zaten Ayeti Kerime de bahsediliyor, şeytanın bir meydan okuması var Allahu Teallaya ne diyor “onlara senin yarattığını değiştirmelerini emredeceğim” diyor.

Günümüzde işte GDO lar, klonlamalar, kadınların fıtratının bozulması, eşcinselliğin artık doğal karşılanması, cinsiyetin neredeyse bir tercih meselesi haline getirilmesi bütün bunlar ta uzun yıllar öncesinde şeytanın Mevlaya meydan okumasının bir neticesi.

Dolayısıyla bu gün en önemli vazifelerimizden bir tanesi fıtratı korumaktır. Çocuklarımızın fıtratını koruyabilmemiz için de kendi fıtratımızı korumamız gerekiyor. Eğer bir kişi kendi fıtratını koruyamamışsa bir baba erkek gibi bir baba değilse, ya da bir anne bir kadın gibi değilse, o zaman çocuğun fıtratını koruyabilmek çok da olası değil.

Peki kadınlar şecaat göstermezlermi?, cesur olmazlar mı? Zaman zaman kadınların güce ihtiyacı olmaz mı?

Belli bir dönem vardır, eşini kaybetmiştir, ayrılık süreci yaşanmıştır, ekonomik krizler, iflaslar, savaşlar, doğal afetler söz konusu olur, işte o zaman kadının da bütün bu olumsuzluklarla başetmeye yönelik Mevla bir savunma mekanizması olarak onun vücudunda o testesteronu üretilebilinir kılmıştır.

Fakat bunun süreklilik arzediyor olması, artık bir yaşam tarzı olması haline gelmesinin çok ciddi olumsuz etkileri söz konusudur.

Ki bu konu batıda araştırılıyor çok ilginç veriler var. Hamilelik döneminde testesteronun fazla salgılanması ve çocuğun anne karnında çok fazla testesterona maruz kalması da özellikle de kız çocukları açısından sıkıntılı bir durum meydana getiriyor.

Testesterona maruz kalan kız çocuklarının hayatlarının daha sonraki dönemlerinde erkek beyniyle kadın bedeninde yaşamak gibi bir ikilem ile yüzyüze kalma durumu söz konusu maalesef.

Bu konuda yapılmış ilginç bir çalışma da vardı. Yüzük parmağı işaret parmağından uzun olan kadınların özellikle beyinlerinin daha erkeksi olduğu, sol beyin ağırlıklı davrandığı ortaya çıkıyor.

Bunun böyle olmasına müsaade ediyoruz. Böyle olması herşeyin yok olup bittiği anlamına gelmiyor. Hepimizin içerisinde farklı yönelimler eğilimler söz konusu olabilir. Hamilelik dönemi, genetik faktörler rol oynayabilir, hayatın o erken evresinde çocukluk evresindeki yaşantılar rol oynamış olabilir. Önemli olan bunların farkında olup bunları yönetebilmek.

Yönetildiği takdirde bunun yaşantımıza, tavırlarımıza, davranışlarımıza, hayatımıza olan etkisi asgari düzeye indirdiğimiz takdirde problem yok. Ama bunun farkında olmamak veya farkında olup bunun normal, doğal bir şey olarak görüp o hatayı devam ettirmek, yönetmemek, o nun sürece olan etkisini yönetmeyip herhangi bir tedbir mekanizması oluşturmamak o zaman orada sıkıntı söz konusu oluyor.

Kadınların ten duyarlılığı erkeklerin ten duyarlılığına kıyasla 10 kat daha fazladır. Sinirleri daha hassastır, derileri daha incedir, bununla beraber beyinleri de bedenleri ile daha yoğun etkileşim içerisindedir. Bu da kadınların ten hassasiyetini 10 kata kadar arttırıyor.

Bunun böyle olmasının hikmetleri var mı?

Evet var.

Kadınların o mahremiyetlerini koruyabilmeleri için, fıtratlarını koruyabilesi için, o yaşam alanlarını muhafaza edebilmeleri için o ten hassasiyetlerine ihtiyaçları var. Bunun yanında annelik fonksiyonlarını ifa edebilmeleri açısından da buna ihtiyaçları var. Babanın günlük hayatın içerisinde hissedemediği birçok şeyi anneler hissederler çocuklarıyla ilgili olarak.

Her zaman nediyoruz? “Kevni prensipler ve kelami prensipler” bilimin bize vaz etmiş olduğu kevni prensipler ile dinimizin bize vaaz etmiş olduğu kelami prensipler, o ahlaki ve dini prensipler hep birbirleriyle eşgüdümlüdür. Nitekim son dönem bilimsel araştırmaların, her ne kadar modern bilim bunun aksini iddia etsede son dönem araştırmalar, gerek bireyle ilgili gerekse de toplumla ilgili olan çalışmalar ne yazıkki gidişatın şu an için çok da iyi olmadığını ortaya koyuyor ve dinin, ahlakın bize vaaz etmiş olduğu prensiplere uymanın bireysel mutluluk ve toplumsal mutluluk için gerekli olduğunu bir kez daha nazara veriyor.